Rockstar Games ile ilk tanışmam 1998 yılına ve Grand Theft Auto adlı oyunun ilk sürümüne dayanıyor. O zamanlarda adı henüz DMA Design olan Rockstar Games’in yıllar içerisindeki gelişimine birinci elden tanık olmuş kişilerden biriyim. Ancak bunun bir istisnası var: yakın zamanda PC için remaster edilip çıkarılıncaya kadar sadece konsollarda kalmış Red Dead Redemption.
Oyun konsollarının altın dönemi olan süreci herhangi bir konsol sahibi olmadan geçirdiğim için oynayan hemen herkesin “en iyisi buydu” demese bile oynadıkları en iyi oyunlar listesinin üst sıralarına yerleştirdiği bu oyunu deneyimleme fırsatım olmamıştı.
Oyunun ikincisi duyurulduğunda ve PC’ye de çıkacağı açıklandığında ise haliyle radarıma girmişti çünkü her ne kadar vahşi batı temasını çok sevmesem de GTA V ile çıtayı son derece yüksek bir noktaya taşıyan Rockstar Games’in elinden kötü bir şey çıkacağını düşünmüyordum. Nitekim oyunun çıkması ile ortalığı altüst etmesi bir oldu. Son derece başarılı bir yapım olduğunu ne tarafa baksanız görebiliyordunuz.
Oyunu satın aldıktan sonra (sanıyorum Steam’in para birimi değişikliğinden hemen önceydi) bir süre oynayamadım çünkü mevcut ekran kartım iyi bir grafik performansı sağlamıyordu (bir oyun 60 FPS’den daha düşük bir FPS değerinde çalışıyorsa, o oyunu oynamamak gibi bir huyum var). Ekran kartı sorunu çözüldükten sonra da oyunun kafasına giremediğimden bir süre daha oynayamadım. Derken derken tarihler bugünleri gösterir oldu işte…
Önce yazacaklarımın ana fikrini belirteyim: Mükemmel olmaktan bilinçli ya da bilinçsiz bazı tercihler sebebiyle uzak kalmış muhteşem bir oyun Red Dead Redemption 2. Ve ben de bu yazıda özellikle bu negatif tercihler üzerine eleştiriler getireceğim.
Şuradan başlamak lazım: RDR2 içine girmesi oldukça zor bir oyun. Bilmeyenler için belirtmekte fayda var, her ne kadar serinin ikinci oyunu olsa da RDR2 aslında RDR1’in öncesini anlatıyor. Hem de tamamen yapıyor bunu. RDR2’nin sonu RDR1’e direkt olarak bağlanıyor yani. Dolayısıyla, RDR2’nin özellikle de başında bir hayli “ne oluyor şimdi burada, bu kim, bu ne” durumu yaşıyorsunuz.
Rockstar Games bu epik oyuna epik bir giriş sekansı yazmış. Size temel kontrolleri ve oyunu nasıl oynayacağınızı öğretirken hikâyeyi de anlatmaya çalışıyor. Fikir çok güzel ancak oyuncuyu kesinlikle zorluyor bu. Kişisel tercihlerle değişebilecek bir şey olsa da sinematik deneyimin dozu biraz fazla kaçmış gibi hissediyorum. Oyun oynamak için oturuyorsunuz yani ve kendinizi bir anda film izlerken buluyorsunuz. Ara sahneleri geçseniz hiçbir şey anlamayacaksınız, geçmeseniz tadınız kaçıyor… Ben bu sebepten dolayı iki ya da üç defa oyuna başlayamadım. “Şu an bu kafada değilim” diyerek oyunu kapatıp kaldırdım ve sonra tekrar, hatta bir noktada kendimi zorlayarak deneyerek oyuna başlayabildim.
Bu sinematik deneyim olayı son yıllarda artarak ilerleyen bir problem ve üzerine ayrıca konuşulması gerekiyor aslında. Ne var ki RDR2’de arzu dâhilinde bu ara sahneleri geçebiliyorsunuz. Geçemediğiniz oyunlar da mevcut ve gerçekten son derece can sıkıcı oluyor.
Bu sekansı atlattıktan sonra oyun hızlıca açılıyor ve tüm epikliğiyle, muhteşemliğiyle oyuncunun emrine amade oluyor.
Rockstar Games’e yarattıkları dünya için ne kadar övgü dizilse az. Bu kadar “canlı” hissettiren dünya tasvirini Witcher 3: The Wild Hunt’ta gördüm şu ana kadar ve RDR2 benim için ikinci oldu. Bazı manzaraları izlemeye doyum olmadığı gibi nereye giderseniz gidin, orman olsun, çöl olsun, kasaba olsun, amaçsızca gezinmek bile büyük bir keyif veriyor gerçekten. Tabi burada grafiklerle beraber bence ses yönetimini de muhakkak vurgulamak gerekiyor çünkü bir bütün olarak harika bir şey var ortada. Örneğin atınızın taşlı yollarda giderken nallarından gelen ses bile o kadar oturaklı ve o kadar insanı havaya sokuyor ki kelimelerle ifade edebilmek zor bunu. Muhteşem yani…
Oyunu “oyun” açısından ele aldığımızda da yaratılmış bu dünyada karakterimizi yöneterek yaptığımız şeyler oldukça keyifli. Ancak problemsiz değil. “Loadout” olayı gerçekten çok sinirimi bozdu bir defa, bunu belirtmem gerek. Atımızla yol almaya başlar başlamaz sırtımızdaki ya da omzumuzdaki silahı karakterimizin hemen ata bırakması belli noktalarda gerçekten karmaşaya neden oluyor. Hele ki, GTA V’te de olduğu üzere, bazı görevlerde mevcutta üstünüzde bulunan silahın daha alt bir seçeneğiyle oynamaya zorlanmanız gözünü seğirtiyor insanın. Özellikle “sniper” tüfeklerde olduğunu gördüm bu sorunun. Açık bir dünyası olan ve oyuncuyu neyi nasıl ve ne zaman yapacağı noktasında elinden geldiğince özgür bırakan bu tip oyunlarda bu gibi lineer durumlar hoş gözükmüyor.
Loot mekaniği basitçe işlenmiş ve bu hali gerçekten çok güzel. Ancak parasızlıktan ve ekipmansızlıktan kırılırken, üstelik görev icabı hazır baya bir adam da öldürmüşken bunları loot’lamak istediğimde yanımdaki karakterin sürekli “hadi, hadi, ama hadi aaa” diye kafa açması da süper sinir bozucu durumlardan biriydi.
Balıkçılık, avlanma, rastgele karşılaşmalar gibi şeylerin hepsi neredeyse kusursuzca işlenmiş. Bazı yan hikâyeler de gerçekten aşırı iyiydi.
Ama… Ama… Benim için en büyük hayal kırıklığı oyunun ana hikâyesinde meydana geldi.
// Spoiler Zone //
Tamam, anlıyorum, bu oyun RDR1’in bir anlamda “epilogue”u ve bir şekilde RDR1’e yani John Marston’a bağlanması gerekiyor ancak bunu yapmak için Arthur’u resmen yediler. Çıldırdım!
Arthur Morgan ile o kadar şey yaşayıp, karakterle bütünleşip, gördüğümüz ihanetleri bile sineye çekmeye çalışırken kendimizi yiyip bitirip, bir de kendisinin ölümüne şahit bırakılmamız, üstüne yetmezmiş gibi John Marston ile oynamaya başlayıp süper angarya işler yapmamız bence çok kötü bir hikâye işleme seçimiydi. Climax diye bir şey koymadılar resmen. Olacak şey değildi. Hakikaten büyük hayal kırıklığıydı. John Marston ile oynamaya başladıktan sonra açılan New Austin bölümü haritasını bile hiç dikkate almadan sadece “credits” ekranına ulaşmaya çabalayarak oynadım oyunun tıpkı giriş bölümünün olduğu gibi son derece uzun ve lüzumsuz olan bitiş bölümünü.
Bu sebepten ki Micah’ın ölümünden de hiçbir şey anlamadım. Hiç de Arthur’un intikamını almışız gibi hissetmedim. Son derece tatsız oldu gerçekten.
// Spoiler-Free Zone //
İşte bu hikâye işlenişi sebebiyle bu oyunu mükemmel olarak niteleyebilmem mümkün değil. Öte yandan bu seçim bu oyunu kötü bir oyun falan da yapmıyor tabi. Sadece kişisel olarak bu hikâyeye tekrar dönmeyeceğimi söyleyebilirim. Oyun kaydımı silmedim bu sebeple. Tekrar yüklemek istersem mevcut dünyanın keyfini çıkartırım sadece. Gider balık tutar, avlanır, çiftliğimdeki angarya işlerle vakit öldürürüm.

Yorumunuzu Yazın