2021… Yıllardır kullanmakta olduğum dizüstü bilgisayarın artık ahı gitmiş vahı kalmış. Zar zor çalışıyor ve bir de bana katlanıyor. Kendisini emekli etmem gerek, biliyorum ancak bir türlü elim cebime de varmıyor. Pek parlak değil vaziyetler, geleceğin ne getireceği belirsiz…
Derken, bir Şubat sabahı, dizüstü bilgisayarım “benden bu kadar” diyerek kendini emekli etmeye karar veriyor. Kızamıyorum, hakkı var diyorum. Ve işte bulup buluşturup yeni bir bilgisayar siparişi veriyorum kendime mümkün olan en kısa sürede.
Tabi serde oyun severlik olunca, siparişini verdiğim bilgisayar da ona göre oluyor. Gelmesini beklerken de “son yıllarda oynayamadığım bazı oyunları oynarım artık” diye hevesleniyorum. Hali hazırda işsizim, yapacak daha iyi bir şey bulmakta da zorlanacağım, belli yani.
Ve siparişini verdiğim bilgisayarım, kâh yol arkadaşım, kâh ekmek teknem, geliyor. Heyecanla birleştiriyorum parçalarını ve sonrasında başına oturuyorum. Tabi artık dizüstü bilgisayarlara da elveda demişim. Niyetim kök salmak, gezmeyeceğim artık, o sebeple böyle fiyakalı bir masaüstü bilgisayar alıyorum.
Bilgisayar da ne ama hey gidi hey. Kabul ediyorum, katalogdaki en üstün performanslı model olmasa da “benim” ve bence her şeyi muhteşem.
Oynamaya başladığım ilk büyük oyun, “The Witcher 3: Wild Hunt” oluyor. Çıkalı çok olmuş, ortalığı kasıp kavurmuş ve ben o hengâmede ‘spoiler’ yememek için kırk takla atmışım. Konuşulduğu her ortamdan uzaklaşmış, adı sanı geçen her siteyi alelacele kapatmışım.
Yaklaşık iki hafta boyunca, dış dünya iletişimimin büyük çoğunluğunu da keserek oynuyorum oyunu. Oynamak da demeyelim aslında buna, deneyimliyorum diyelim. Hali hazırda Witcher evrenini çok sevmekte olan ben, The Witcher 3: Wild Hunt ile Geralt of Rivia’nın hikâyesini, sindire sindir, yavaş yavaş, yaşayarak tamamlıyorum.
Adının sonradan “The Fields of Ard Skellig” olduğunu öğrendiğim şaheser eşliğinde Skellige’nin denizinde yavaş yavaş yol da alıyorum… Priscilla ile tanışıp, onun şarkısını da yaşıyorum…
O iki haftadan sonra gündelik yaşantıya dönüyorum ancak her anım hala daha Skellige’de kalıyor. Hiç durmadan oraya gidip geliyorum aslında ve The Fields of Ard Skellig sürekli bana eşlik ediyor bu ruhani seyahatlerde.
Derken, bir gün telefon çalıyor. Arayan bizimkiler… Annem rahatsızlanmış ve babam işin içinden çıkamamış. Gelmemi istiyor babam, endişeli de geliyor sesi, fark ediyorum… Her ne kadar takvimler artık Mart’ı gösteriyor olsa da kışlıklardan ufak bir valiz hazırlıyorum hemen ve doğru yola koyuluyorum, hem yeni bilgisayarımı hem de Witcher’ı geride bırakarak.
Vardığımda görüyorum ki annemde fiilen görülebilen bir takım sağlık sıkıntıları baş göstermiş. Pek de iyi de hissetmiyor kendini. Soğuk, yağmurlu ve siyaha çalan gri renkte bir gökyüzü var o gün, hiç unutmuyorum. Hemen 112’yi arayarak bir ambulans çağırıyorum ve bu sırada annemin kimliği gibi şeyleri bulup buluşturuyorum hızlı hızlı.
Kısa süre içerisinde ambulans geliyor ve annemin durumunu gördükleri gibi hastaneye götürülmesi gerektiğini iletiyorlar bize. Kendisini yavaş yavaş ambulansa bindiriyoruz ve ben de onlarla beraber hastanenin yolunu tutuyorum. Biraz sapa bir yer olduğundan, hala daha pandemi süreci devam ediyor olsa da, bir iyilik yapıyorlar sağ olsunlar.
Hastaneye varıyoruz, hemen işlemleri yapılıyor ve kontrollere başlanıyor. Konunun ne olduğunu tam kavrayamıyorum, ne kadar ciddi olabileceğini kestiremiyorum. 3,5 – 4 saat kadar sonunda, henüz mesai de bitmemişken danışma istedikleri kardiyoloji doktoru bana olup biteni izah etmeye başlıyor ve diyor ki “annenizi yoğun bakıma alacağız”.
“Nasıl” diyorum, algılayamıyorum, “o kadar ciddi bir durum mu var” diye soruyorum. Anlatmaya devam ediyor, öğreniyorum ki annemin kalbi artık yorulmaya başlamış ve olup biten her şey bununla ilintiliymiş. “Yoğun bakımda gözetimimiz altında olmalı” diyor. “Nasıl uygun olacaksa doktor bey, tamamdır” diyorum. Belge işlemlerini ayarlıyorlar ben de o sırada annemin başında bekliyorum. İşlemler tamamlandıktan sonra annemi yoğun bakıma fiilen almak için geliyorlar ve bu sırada doktor bey bana, nazik bir şekilde “yoğun bakım her zaman risklidir, her şeye karşı hazırlıklı olmalısınız, lütfen bunu aklınızdan çıkarmayın” uyarısında bulunuyor. Bir şey de diyemiyorum. Annemi alıp götürüyorlar ve ben acil servisin dışına, o karaya çalan gri gökyüzünün altına çıkıyorum biraz nefeslenebilmek ve olup biteni idrak edebilmek için.
Çiseleyen yağmur ve rüzgâr yüzüme çarptıkça, biraz biraz açılıyorum. Telefon görüşmeleri yapıyorum, aktarıyorum olanları. Eve geri dönmek de istemiyorum ama bir an önce gidip babama da haber vermem gerektiğini biliyorum. Zor bela, koyuyorum kendimi yola ve eve varıyorum.
Babama, olabilecek en nazik şekilde durumu sakin sakin ifade ediyorum. Bir şey olmayacağı konusunda teselli ediyorum kendisini. Bir anda korkuya kapılmasını istemiyorum.
Ve hepimiz için, bekleyiş başlıyor…
Bu bekleyiş sürecinde, teselliyi yine “The Fields of Ard Skellig”de buluyorum. Gözlerimi kapatıp ona sığınıyorum. Biraz huzur, biraz teselli buluyorum. 3 gün önce, 5 gün önce ne yapıyordum, nasıl bir ruh halindeydim ve şimdi ne yapıyorum diye düşüncelere dalıyorum uzun uzun. Hayata dair pek çok detayı gözden geçirdiğim bir bekleyiş oluyor.
Pandemi süreci koşullarından ötürü yoğun bakım hastalarıyla birebir temas kurma şansımız ne yazık ki olmuyor. Söz konusu hastane bu sorunu bir kamera yardımıyla çözmüş. Sadece yakınları hastaları görebiliyor o kadar. Konuşma ve ses de yok. Her gün ziyaret saati aralığında gidip görüyor yakınları hastalarını. Ben de onlardan biri olarak her gün aşındırıyorum o yolu ve en azından annemin sağ olduğunu, hayatta olduğunu görüyorum. Durumuyla ilgili bilgiler ediniyor ve geri dönüyorum.
Dördüncü gün sabah saat 9.30 sularında telefonum çalıyor. Arayanın, rehberimde kaydı olmayan yerel bir numara olduğunu görüyorum. Sakince açıyorum. “Yoğun bakımdan arıyorum” diye tanıtıyor kendini arayan kişi ve ekliyor “mümkün olduğunca hızlı bir şekilde buraya gelmeniz gerekiyor”.
“Ne oldu, nasıl, kötü bir şey mi var yoksa” diye ardı ardına ve hiddetle sorular yöneltiyorum kendisine ancak bir cevap alamıyorum. Kapatıyorum telefonu ve hemen üzerimi değişip, tamamen bulanık bir ruh haliyle babama görünüp “hastaneden çağırıyorlar, ne olduğunu bilmiyorum ama kötü bir şey yoktur, kesin bir şey ihtiyaç olmuştur ona isteyeceklerdir” diye yine kendisini teskin ediyorum.
Yola koyuluyorum dolmuşa binerek.
O yol bitmiyor…
O 45 dakika, bitmiyor…
En nihayetinde hastaneye varıyor ve doğrudan yoğun bakıma koşuyorum. Hemen birini bulup “beni çağırmıştınız, ne oldu lütfen söyleyin” diye yalvarırcasına yakarıyorum. Beni sakinleştirerek annemi taburcu edeceklerinden ötürü beni çağırdıklarını söylüyor görevli. Bir sitem de ediyorum ister istemez “bu haberi telefonda da verebilirdiniz, çok korkuttunuz” diye… Bir cevap da beklemeden söylediğim bu sözün üzerine bir cevap da alamıyor ancak bunu da dert etmiyorum. Neticede annem taburcu oluyor. Başlıyorum beklemeye…
Bir yarım saat içerisinde kendisini getiriyorlar. Hastaneye getirdiğim halden oldukça farklı, çökmüş, yorulmuş ancak belli ki sıkıntısı giderildiğinden rahatlamış bir halde olduğunu görüyorum. Sarılıyoruz birbirimize. Doktoru da annemle geldiğinden hemen orada süreçte neler yapıldığını ve bundan sonra bizim neler yapmamız gerektiğini öğreniyoruz. Bir hafta sonra kontrol için görüşmek üzere diye sözleşip ayrılıyoruz.
Pekâlâ, amansız bir tiryaki olarak, eve doğru yola çıkmadan önce annem sigara içmek istiyor, sanki beş dakika önce artık sigaranın tamamen yasaklandığını duymamış gibi. O an için arzusunu yerine getiriyorum ancak bunun “son” olduğunu altını çizerek de belirtiyorum.
Eve geliyoruz, kendisini yatmak istediği yere yerleştirip yemeğini hazırlıyorum. Yemeğini yedirip eczaneye doğru yol alıyorum. İlaçları da alıp dönüyorum geriye ve hayli uzun süreceği her halinden belli olan bir rehabilitasyon sürecini tasarlıyorum annem için.
Bütün bir ilkbaharı orada geçiriyorum… Havalar artık iyice ısınıyor ve ben en başında sadece kışlık kıyafetlerle geldiğim için internetten yazlık kıyafet alışverişi yapmak zorunda kalıyorum hatta. Annem, kendince haklı nedenlerden dolayı bütün o çaba gerektiren rehabilitasyon sürecinden memnun olmasa ve istemeye istemeye yapsa da her şeyi, yine de hayli yol kat ettiğini görüyorum. Bu, geride bıraktığım bilgisayarımı ve Witcher’ı özlediğimi hatırladığım anlarda bana neyin önemli olduğunu gösteriyor ve mutlu oluyorum.
Haziran’ın başında bir ara, artık annemin de iyice ayaklandığını ve her şeyini kendi başına yapabildiğinden emin olduğum bir anda evime bir süreliğine geri dönüyorum. “Nerede kalmıştım, ne yapıyordum” sorularına cevap bile veremeyecek bir ruh halinde gerçekleştiriyorum bunu ve arada geçen aslında topu topu üç aylık bir sürenin sanki üç sene gibi olduğunu anlıyorum.
Evime dönüp bıraktığım noktaya baktığımda anlıyorum ki “The Fields of Ard Skellig” de, Witcher da artık anı raflarına yerleşmiş… Biraz acı, biraz tatlı, ama en nihayetinde (u)mutlu ve gururlu…
Ancak hesaba katmadığım, öngöremediğim ve öngöremeyeceğim bir sürecin başlangıcını yaşamış olduğumu Haziran’dan tam beş ay sonra, Ekim ayında anlıyorum.
Çünkü bu süreç, annemin vefatıyla sonuçlanıyor en nihayetinde… Ne yaparsam, ne edersem değiştiremediğim bu realiteyle çok acı bir şekilde yüzleşiyorum.
Geriye ise sadece izler kalıyor ve unutulmuyor…
Özlemle…

Yorumunuzu Yazın