“Çok değiştim ben… Artık melek değilim…”
Aslında onun en büyük korkusu buydu. Melek olmaktan vazgeçmemdi.
Ve hayat beni öyle bir noktaya getirdi ki, ben melek olmaktan vazgeçtim.
Ama ne yazık ki, o bunu anlamak istemedi.
Bu konuda ona kızmıyorum. O kendince haklıydı, ben kendimce haklıydım.
Sonuç ise yitip giden hayallerdi. Hem onunkiler hem de benimkiler…
2007 yılı benim için fevkalade çalkantılı başlamıştı. Hayatımın “ilk” ciddi ilişkisini sürdürmeye çalışıyordum. Üniversite sınavına hiç çalışmak istemiyor oluşumdan kelli ailemle aram pek de iyi değildi. Hoş, ailem pek ortalarda yoktu zaten. Bundan dolayı kendileriyle olan kısıtlı iletişimimiz genelde tartışmalarla ilerliyordu. Reel arkadaşlarımı, kendileri üniversiteyi kazanıp gittiği için kaybetmiş ve yerlerini sanal arkadaşlarla doldurmuştum. Geniş bant internetin giderek yayıldığı bir zamandı ve internet forumları ömürlerinin en kalabalık dönemlerini yaşıyordu. Haliyle sanal arkadaşlar edinmek pek de zor olmuyordu. Üstelik o zamanlar insanlar kendilerini yansıtmayı yeğliyordu sanal alemlerde. Bugünkü gibi bir troll’lük müessesesi yoktu. O sanal arkadaşlar, baya baya gerçeklerdi. İmkanlar dahilinde pekâlâ.
İlk ciddi ilişkim, anladığım kadarıyla aldatılmamla sonuçlandığından ötürü bitmişti ve ben baya, ama baya bir bozulmuştum. Gözyaşları sel oldu ki ne sel oldu, öyle bir bozulma yani. İlkbahar mevsiminin hemen başında başlayan ve yaklaşık bir ay kadar süren bu bocalama dönemini hem ablamın kendi arkadaşlarıyla kurup yönettiği tiyatro ekibine katılarak hem de ironik bir şekilde 1 Mayıs’ta işbaşı yaptığım bir işle atlatmıştım.
Özellikle tiyatro çalışmaları benim aklımı baya bir başıma getirmiş ve bana bir amaç kazandırmıştı. Yanlış hatırlamıyorsam 15 Haziran 2007 tarihinde özel bir etkinlik altında sahnelediğimiz oyunumuzun ve devamındaki muazzam eğlendiğimiz “afterparty”nin hemen ertesi sabahında hayatıma girmişti o.
Adı E.
Felaket derecede içilmiş bir gecenin ertesindeki akşamdan kalma hali vardı bende birbirimize ilk cümlelerimizi kurarken. Ne konuştuğumuzu hiç hatırlamıyorum. O aralar, bu sanal arkadaşlar meselesinden ve vakit geçirdiğim forumlarda biraz popüler bir karakter olduğumdan ötürü herhangi bir insan beni ekleyip herhangi bir şeyle ilgili sohbet edebiliyordu çünkü. Olan şey garip değildi, sıradan bir hadiseydi.
Çalıştığım iş yeri, o sıralar bir taşeronun taşeronluğunu yapacağımız bir iş aldı ve bu işi bana kilitledi doğrudan. Son derece ağır bir işti ve ben karşılığında doğru dürüst hiçbir şey alamayacaktım. İşin ağırlığını tarif etmek gerekirse, yaklaşık 40 küsur il dolaştım ve bunu hususi bir araçla değil, şehirlerarası otobüslerle yaptım. Öyle bir şeydi bu.
Gencecik bir birey olduğumdan ve arka planda aslında baya sıkıntılı hikayesi olan, kederli bir birey olduğumdan bu iş seyahatleri bütünü aslında bir anlamda benim kendi içime doğru çıktığım bir yolculuk da oldu. O kadar uzun yollar kat ettim ve o kadar çok şey düşündüm ki yurdumun muhtelif manzaraları karşısında, bir noktada tamamen açılıp saçılmamak ve transparan bir hale gelmemek olanaksızdı.
İşte tam bu seyahatler sırasında tanıdık biz birbirimizi onunla. Direkt İzmir – Ankara seyahati yapacağım ve bunu ekspres bir otobüsle gerçekleştireceğim bir yolculuk öncesinde, bana dinlemem için Asgaroth adında pek de bilinmeyen bir grubun King Crimson cover’ı olan Epitaph’ı dinlememi önermişti, hiç unutmam. Sanırım bu şarkı seçimi, kendisinden gerçekten ilk olarak etkilendiğim şeydi.
Henüz akıllı telefonların bir konseptten öteye gidemediği yıllar olduğundan biz diyaloğumuzu kâh SMS ile, kâh araşarak, kâh ben bu seyahatler arasında internete bağlanabildiğimde MSN üzerinden devam ettirdik tüm bu süreçte. Özellikle Aslan Kral’a dair yaptığımız bir konuşma beni kendisine çok ısındırmıştı çünkü tıpkı ben de onun gibi Aslan Kral’ı çok severdim.
E. kafası karışık bir kızdı o zamanlarda. Baya karışıktı hem de. Kendisiyle 180 derece farklı görüşlere sahip olan, son derece muhafazakâr ailesinin pençesi altında olmakla birlikte gizli saklı bir şekilde birlikte olduğu bir erkek arkadaşı da vardı. Bu erkek arkadaşını benimle tanışmadan önce iki defa aldatmıştı. Üçüncü defa ve muhtemelen benimle aldatacak olması onu hiç rahatsız etmiyor gibiydi. Hatta umurunda bile değildi.
Ama benim umurumdaydı. Ben kendisinin etkisi altına girmiş ve kendisine tutulmaya başlamıştım. Ne var ki benim için bir aldatma senaryosu, hem de taze aldatılmış biri olarak net şekilde olanaksızdı ve biz kendi aramızda pik noktamıza ulaştığımızda, adım atmaya devam edebilmek için öncelikle ortada olan karmaşayı sonlandırmasını istemiştim ondan.
Bugün bu davranışımdan hala gurur duyarım. İkimiz adına da hem de.
Başlangıcından itibaren, kendisi üzerindeki pozitif etkimden ötürü olsa gerek, bana “meleğim” diye hitap etmeyi tercih etmişti. Hayatı baya baya toparlanmıştı. Zerre sevmediği okulunu daha bir sever olmuştu. Ailesiyle nasıl iletişim kurabileceği konusunda yeni fikirleri vardı ve işe yarıyordu. Kendisi hayatına girip çıktığı insanların nefret ettiği bir birey de değildi artık ayrıca. Hem seviyor hem seviliyor hem de utanılacak hiçbir şeyin sebebi olmuyordu.
Onun bu pozitif yükselişi beni de son derece mutlu ediyordu. Ben kendisini hiçbir zaman bir proje olarak ele almadım. Onun bu yükselişiyle böbürlenip “bak hep benim sayemde” gibi abuk subuk triplere de girmedim. Ben onu, ona da hep söylediğim gibi, gerçekten sevdim. Neysem oydum ve onun bilmeyip de benim bildiğim ekstra hiçbir şey olmadı.
2007 yılının Ağustos ayındaki ufacık tefecik yaz tatilimizde biz birbirimize ait olduk tam anlamıyla. Öyle bir aşka düştük ki… Kelimeler burada gerçekten biter. Sadece bu yazıda değil, başka hiçbir yazıda anlatamam.
İlk olarak ilişkimizin başlangıcıyla beraber buna başlamış olsak da bu “Ağustos” meselesinden sonra hızlandırdığımız bir eylem vardı: Hayatımızı boşaltmak. Baya böyle arkadaşlarımıza sırt çevirdik gibi bir şey oldu. Niyetimiz kötü değildi. Sadece bu şekilde daha iyi hissedeceğimize inanıyorduk. Arkadaşları arasında parlayan bir çift olmak yerine kendi kabuğuna çekilmeyi yeğleyen bir çift olmak istemiştik aslında. Hislerimizin kuvvetinden olsa gerek, bunun doğru olduğunu düşündük.
Elbette bu konudaki inançlarımız, son derece yanlışmış, bence en azından. Bu eylemde bulunmasaydık, bir şeyler farklı seyredebilir miydi diye düşünürüm ara ara…
Çünkü, geçen zaman ve benim etkim kendisine pozitif olarak yansısa da işler benim için hiç ama hiç iyi gitmiyordu. Özellikle, ilişkimizin son zamanlarına doğru nefes alabilecek bir boşluk bulabilseydim belki, üçüncü şahısların bazı fikirlerini alabilseydim ya da en azından onlarla dertleşebilseydim, bir ihtimal başka olabilirdi. Ama iyi, ama kötü, bunu da bilemiyorum elbette…
En nihayetinde, paylaştığımız onca güzel hayale ve biriktirdiğimiz onca güzel anıya rağmen, kendisiyle ilintili olmayan sebeplerden bir noktada benim kayış koptu kaba tabirle. Sadece ondan değil, elimde avucumda azıcık kalan her türlü şeyimden de uzaklaşıyor, sessizleşiyor ve aslında kimse göremese de bir çıkış yolu arıyordum, her şeyden.
Son derece bozuk bir ilişkiye sahip olduğum ailem çok ağır bir badire atlatmış ve arta kalanları toplamak bana düşmüştü. Dahası, kendisiyle beraber kurduğumuz hayalleri yakın bir gelecekte asla gerçekleştiremeyecek olduğumuz gerçeği de gün be gün gardım düştükçe beni daha da rahatsız eder olmuştu. Öyle bir noktaya geldim ki, tam anlamıyla kilitlenip kaldım. Ne ileri gidebiliyordum ne geri gelebiliyordum.
Ama bir gerçek vardı: Her ne kadar kendisinden uzaklaşıyor olsam da ben onu gerçekten seviyordum. Hemen hiçbir şeye karşı anlayışlı olmayan ailesinin karşısına beni çıkartmasına müsaade edemezdim. O yükün altında, hiçbir fonksiyon göremeyen bir benle uğraşmasını ondan isteyemezdim. O, her ne kadar hislerimiz karşısında tüm bunların o veya bu şekilde aşılabileceğine inanıyor olsa da ben denklemdeki realist taraftım. “Haklı olmayı, mutlu olmaya tercih ettim” onun anlayacağı dilde söyleyecek olursam…
Aramıza giren soğukluk ve mesafeden ötürü, bir şekilde bir çıkış da aradığımdan 2008’in ilkbahar mevsiminin son dönemine doğru bırakıp gittiğim arkadaşlarımın hayatında bir anda yeniden bitiverdim. Bir gün evden çıktımıştım hiçbir şey olarak, ertesi akşam eve döndüğümde yerel bir müzik grubun menajeri olarak bulmuştum kendimi. Üstelik grup üyeleri hem eski hem de yeni tanıştığım arkadaşlarımı içeriyordu.
Çok kısa bir süre içerisinde bir festivale gidilecekti ve ben de grupla beraber hareket edecektim. Diğerlerinin bilmediği şey ise gittiğimiz yerde işimiz bitip kendilerini gönderdikten sonra hususi olarak biraz daha kalacak olmamdı. Onunla bir araya gelecek ve bu kördüğümleşmiş ilişkiyi sonlandıracaktım.
Tam bu festival öncesinde ailemle alakalı olarak öğrendiğim son derece gizli ve kritik bir şey beni tam anlamıyla zihinsel sınırlarıma dayamıştı. Ancak bu festivaldeki konserler bana gerçekten çok ama çok iyi gelmişti. Kan, ter ve gözyaşı… Hepsi vardı ve nirvanaya ulaşmış gibi hissettirip biraz rahatlatmıştı.
Festival bitti, şehir gezisi yapıldı ve grup geriye gönderildi. Sıra kördüğümü çözmeye gelmişti. En az 3-4 gün uyumadığım bir sürecin arkasına bu pek de iyi olmayacaktı ancak zaman yoktu. Benim derdim, gerçekten ben değildim, oydu. Bir an önce yoluna gitmesini istiyordum.
Nitekim, pek de iyi olmadı. Ben, o gün o ilişkiyi sonlandırmayı beceremeyip gerçekten gerizekalıca birkaç lakırdı ederek tekrar yoluma döndüm onu gözyaşları içerisinde bırakarak. Söyleyebildiğim en anlamlı şey “beni yokmuşum say” gibi saçma salak bir şeydi. Nasıl sayacaksa?
Ben de geri döndüm ve yeni arkadaşlar, yeni konserler, yeni ortamlar deneyimlediğim bir yaz mevsimi geçirmeye devam ettim. Toplamda oldukça eğlenceli bir yaz mevsimiydi. Ancak gerek eski gerek yeni arkadaşlarım benim bu sonlandıramadığım durumumdan bir haberlerdi. Elbette yeni kadınlarla da tanışıyordum ve etrafımda birçok ilişki filizleniyor ya da sonlanıyordu. Ancak ben tüm bu hengamede her şeye katılım gösteriyor olsam da ilişkiler konusunda son derece ketum, çekimser ve hatta muhafazakâr, tuhaf bir tutum sergiliyordum.
Neyse ki, her şey o kadar eğlenceliydi ki kimse durup da “sen n’apıyorsun be adam” diye sorgulamadı. Herkes dalgasındaydı, ben de öyle görünüyordum. Zaman da biralar da akıp gidiyordu.
Bunlar olurken kendisi ara ara bana ulaşmaya çalışıyor, SMS’ler gönderiyor ve beni sevdiğini söylemeyi ihmal etmiyordu. Ben ise onun her bana ulaşmaya çabalamasında biraz daha içime çöküyor ve biraz daha ketumlaşıyordum.
İlişkimizin bu son deminde tam olarak ne hissettiğimi onun bildiğini hiç zannetmiyorum. Ancak ben onu hala daha seviyor, aslında çok da özlüyordum. O eğlenceli ortamlarda bulunabilse, yeni ve iyi arkadaşlarımla tanışabilse diye içimden geçirdiğim pek çok an oluyordu ancak bu, o zamanın şartlarında asla mümkün olamayacak bir şeydi. Bu düşünce demetine ne zaman kapılsam kafamın içinde giderek büyüyüp bir düşünce ormanına dönüyordu ve bu ormanın rengi hep simsiyah oluyordu. Hala daha hayallerimiz için hiçbir çıkar yol yoktu ve dolayısıyla o benden kurtulup yoluna devam etmeliydi…
2008’in Ağustos ayında bir gece, sevgili dostum A.’nın evinde kalırken ve evin salonunda bir diğer sevgili dostum O. ile karşılıklı koltuklarda tabiri caizse camış gibi boş boş yatarken, kendisinden gelen ve aslında yine sadece bana ulaşmaya çalıştığı bir SMS sonucu yok yere öyle sinirlendim ama öyle sinirlendim ki bir anda sazı elime alıp bu ilişkinin tamamen bittiğine dair bir geri dönüşte bulundum… O kadar ki, gerçekten yattığım yerden kalkıp oturdum ve eğer yanlış hatırlamıyorsam yarım kalan içkilerden içmeye devam ettim. Sevgili dostum O.’nun “neler oluyor” sorusuna da abuk subuk bir cevap verip geçiştirdim.
Ancak farkında olmadığım bir şey olduğunu, benim ayrılık beyanıma gelen cevaplarla fark ettim: Bir önceki yıl, birbirimize ait olduk dediğim tatilin yıl dönümündeymişiz o gece ve o aslında sadece bu geceyi anmak için ulaşmak istemiş bana. Ben ise, hayvanlığın dik alasını, samimi şekilde hiç farkında olmadan, yapıp bir çuval inciri bombok etmişim ne yazık ki… Haliyle küfür kıyamet, aktı gitti o gece biraz. Hak etmiştim.
Bu ilişkinin başında ne kadar samimiysem, son demlerinde de aynı samimiyetimi koruyordum. Yaptığım iyi şeylerde de kötü şeylerde de bu böyleydi. Haklı olmak gönülden bir şekilde istememiştim ben aslında. Amacım bu değildi. Amacım manevi anlamda üstün bir konumda kalmaya devam etmek de değildi. Amacım sadece onun yoluna devam etmesiydi çünkü onun bana karşı olan inancını ben kendime karşı taşımıyordum. Baktığım hiçbir pencere bana bunun aksini söylemiyordu. Benim geleceğim belirsiz ve karanlıktı. Beni böylesine seven bir insanı gerçekten bu belirsizliğe sürüklemek istememiştim. Ben onun iyi bir insan olduğuna, samimi olduğuna hep inandım ve bugün de olduğu gibi o gün de iyi insanların iyi hayatlar yaşaması gerektiğine dair bir inancım vardı.
Hayatımdaki her çıkmazı dikkate almadan ilişkimizi sürdürseydik onun zorda kalacağı pek çok pozisyon ve zaman olacaktı, ben bunu görebiliyordum ve bunu istemiyordum. İnsan sevdiği birinin, önemsediği birinin neden zor bir durumda kalmasını istesin ki? Hem de bizzat kendisi yüzünden?
İşte bundan ötürü, ben kendimi ve sevgimi feda etmeyi tercih ettim ve dediğim gibi bu bana manevi anlamda hiçbir üstünlük sağlamadı. Zaten sağlaması da gerekmiyordu. Durum özünde baya trajikti…
Onun açısından ise işler, özellikle bir süre pek de iyi gitmedi diye düşünüyorum. Takip edebildiğim kadarıyla en azından…
Maalesef o bu ayrılık kararını özümseyememiş ve sudan çıkmış balığa dönmüştü. O kadar ki psikolojisi bile belli bir süre baya alt üst olmuştu kendisinin ifade ettiği kadarıyla. Hatta hastanelere doğru uzanın bir tarafı da vardı bu sürecin ancak bu kısımlar o zaman ona da söylediğim gibi, benim için şaibeliydi. Anlaşılabilirdi ancak şaibeliydi. Hala daha böyle. Ama şaibe kısmı için kendisini bugün bile suçlamıyorum, insan bazen ekstremitelere sığınabiliyor böyle durumlarda.
Onun bu halinden dolayı ben elimden gelen her şeyi yapmaya özen gösterdim. Durumu idrak edemediğini fark ettiğimde kendisine hemen her fırsatta arka çıkıp, gerektiğinde saatlerimi ayırıp açıklamalar yaptım seve seve. Muhtemelen hiçbiri hiçbir işe yaramadı ama elimden gelen oydu, başka da bir şey gelmiyordu. O ise anlamak istemiyordu ve ben maalesef bunu da anlıyordum.
Bu kısır döngü bir süre devam etti. Kendisini biraz toparladıktan sonra sosyal yaşantıya geri döndüğünü ve hatta sanırım bir ara rastgele sevgililer edindiğine falan da şahit oldum. O dönem Facebook’un hayatımızı yeni yeni işgal ettiği zamanlardı ve herkesin birbirini eklemesinde bir sakınca yoktu. Ben de müzik menajerliği işlerini kovaladığımdan ötürü elimdeki grupların reklamını yapmak adına bulabildiğim her metalci gibi görünen profili ekliyordum.
Tamamen şans eseri bir şekilde, eklediğim insanlardan birinin profil fotoğraflarına bakarken, kendisinin o profilin sahibiyle beraber çekilmiş son derece samimi bazı fotoğraflarına rast geldim. Bu elbette ki benim için bir sorun değildi ancak kafam karışmıştı çünkü ben buna denk gelirken o hala daha ara ara bana ulaşmaya çalışıp içindekileri dile getiriyor ve benden açıklamalar dinliyordu.
Bu fotoğraflardan birini kopyalayıp, kendisine “şu kişiyi nereden tanıyorsun” sorusunu yönelttiğimde aldığım “hiç, arkadaşım” cevabına karşı bu fotoğrafı gönderip “arkadaşlarınla bu kadar samimi olabildiğini” bilmiyorum diyerek arı kovanına bile isteye çomak soktuğumu dün gibi hatırlıyorum.
Ama bu da bir problem değildi dediğim gibi. Onun bir şekilde hayata devam etmeye ve hayattan kendine özgü bir şekilde zevk almaya çalıştığını biliyordum.
Bir noktada, artık takvimler 2010’u gösteriyordu, iletişim tamamen kesildi. O artık bir şekilde hayata tutunmuş ve yoluna devam ediyor, beni ve geçmişimizi de umursamıyor gibi görünüyordu ve bu iyi bir şeydi, onun adına sevinçliydim.
Ben mi?
Ben, tam da ayrılığımıza sebep olan ihtimallerin bir bir hayata geçiyor oluşuna karşı direniyor, battıkça batıyor, boğuldukça boğuluyordum. Özellikle sevgili dostlarım A. ve O.’nun varlıkları, o dönemlerde beni hayata bağlama noktasında çok önemli bir yere sahiptir hala daha yüreğimde. Var olsunlar.
Öte yandan, ben maalesef onun gibi hayatıma yeni birilerini de alamıyor, bunu istemiyordum. Çarpık çurpuk ilişkimsiler olup bitiyordu bazen, arada da ondan bundan red yiyordum, o kadar. Bir aşka düşmek fikri benim için hem teorik hem de pratik olarak yok hükmündeydi. Aslında böyle olmamasını dilerdim çünkü bu iyi bir şey değildi.
Zaman aktı, takvimler ilerledi, bambaşka olaylarla bambaşka zamanlara gelindi… ve ben 2011 senesinde İstanbul’a taşındım.
İstanbul’a taşınırken yüreğimde başka birisi vardı. Hatta o da bu kişiyi ama az ama çok tanıyordu. 2010 yılının sonuna doğru bir şeyler olmuştu ve bir hayat öpücüğü alır gibi olmuştum, aşk benim için belki de tekrardan anlam kazanmıştı.
Fakat, en başında da söylediğim gibi, ben onu hep çok sevdim. Bir aşk yoktu içimde ona karşı, onu çoktan öldürmüştüm. Ama ben onun dostluğunu hala daha çok seviyordum ve geçen zaman içerisinde o dostluğu çok da özlemiştim.
O, iyi ve fanatik bir dosttu. Elinden gelen imkanlar dahilinde gözünü rahatlıkla karartır, sonunu düşünmeden sipere atılırdı dostu için. Hala daha öyle midir bilmiyorum ama eğer hala daha öyleyse, şu an onun dostluğuna nail olanlar oldukça şanslı insanlar olduklarının umarım farkındalardır.
Velhasıl, ilk fırsatta kendisine ulaştım. Vaziyeti anlattım. İstanbul’da olduğumu, oraya yerleştiğimi ve bir kahve içimliği kadar olsa bile onunla bir araya gelmek istediğimi belirttim.
Cevabın olumlu olmasını çok isterdim ama, olmadı… Bir erkek arkadaşı olduğunu ve evlilik süreci arifesinde olduklarını, benimle görüşmesinin doğru olmayacağını ve hatta onda kalan son eşyalarım olan kasetlerimi de ben hazır ulaşmışken bana ulaştırmak istediğini belirtti.
Bu cevap beni hem çok üzdü hem de çok sevindirdi. Üzdü çünkü artık o dostum yoktu. Sevindirdi çünkü sahibi olduğu hayallere, bir başkasıyla olsa bile kavuşuyordu.
Ben mi? Ben bambaşka bir karanlık dönemin tam olarak başında duruyordum. Hala daha düşüncelerim ve öngörülerim bir bir, acı acı, kanırta kanırta gerçek oluyordu ve o, bu durumu hala daha bilmiyor, artık muhtemelen de önemsemiyordu. Zaten gereği de yoktu.
Kasetlerimi belirttiğim kargo şubesine, bir de karşı ödemeli olarak gönderip zaten üç kuruş paramın ikisinin de kargoya gitmesine neden olunca, biraz acı biraz tatlı bir veda etmiş oldum ona kafamın içinde. O zaman çok küfür etmiştim bu karşı ödemeli kargo muhabbetine ama şimdi bu anekdot gülümsetiyor tabi anarken…
Yıllar geçti… Ben İstanbul’da 7 sene kalıp nice acı hikayeler sığdırdım o süreye. Nice mücadeleler sığdırdım… Nice hatıralar…
Ama ne onun ne de bir başkasının hiç bilmediği bir şey hep aklımın bir köşesindeydi:
7 sene boyunca her gün metrobüs kullandım ve onun eski evinin de son bıraktığım evinin de olduğu semtlerin duraklarından geçiyordu metrobüs.
Ve ben 7 yıl boyunca, her gün, o duraklardan geçerken sürekli onu aradım gözlerimle. Uzaktan da olsa bir kere göreyim diye, belki bir göz göze geliriz, belki kafayla bir selam veririz birbirimize diye.
Amacım romantik bir sahne oluşsun değildi. Ben dostumu özlüyordum ve sadece onu görmek istiyordum. Hepsi buydu.
Ama olmadı. Koca İstanbul bunu mümkün kılmadı. Zaman zaman evlerinin olduğu semtlere gittiğimde de her köşe başını aradı gözlerim inatla her seferinde, ama olmadı. Göremedim. Öyle bir ukde olarak kaldı içimde… Bu yazı yazılıncaya kadar hiç bir kimsenin bilmediği bir ukde…
7 yılın ardından memleketime geri döndüm. Çok arada esiyordu ve bir bakıyordum sosyal medya hesaplarına, o sıralar hangisi halka açıksa. Bir noktadan sonra zaten İstanbul’dan da taşındığını, arada bir çocuğu olduğunu ve hayatına ama öyle ama böyle fakat görünürde gayet düzgün bir şekilde devam ettiğini öğrenmiştim.
2018 senesinde rastgele bir gün bir şey oldu. Web sitemin ilk hallerinden biri yayındaydı ve ufak ufak bir şeyler yazmaya çabalıyordum oraya. Ahmet Aslan’ın Susarak Özlüyorum şarkısının bendeki yankısı kelimelere döktüğüm kısa bir şey karalamıştım.
Bu yazıya bir yorum geldi. Uzunca bir yorum. Hiç unutmuyorum, Kordon’da bir kafedeydim ve yanımda ablam ve ortak arkadaşımız B. vardı. Çay kahve içip lafladığımız sıradan bir andı.
Daha ilk cümleden bu yorumun kimden geldiğini anlamıştım aslında. Bu farkındalıkla beraber ne hissettim, tarif edemem. Garipti. Ufak bir elektrik çarpması gibi tahayyül edilebilir ancak çarpan şey elektrik değil, duygulardı. Birçok duygu. Birçok…
Bu yorumda benim canımı hem acıtan hem de çok mutlu eden cümleler vardı. En nihayetinde mutluydu, huzurluydu bir defa. Bu harika bir şeydi. Bana ulaşmak istemesinin nedeni sadece o yaz tatilini geçirdiğimiz yerlerden geçerken bir anda beni hatırlamış olması ancak bu sefer bu hatıralara gülümseyebilmiş olmasıydı.
Acıtan kısmı ise kelimesi kelimesine şu cümleydi:
“Benim umutlarımı yerle bir ettiğin için sana hep kızgın olsam da, teşekkür etmem gerektiğini de biliyorum..”
Dediğim gibi… Özünde haklı olmanın bir anlamı hiç bir zaman için yoktu benim adıma. Olması gereken olmuştu bir şekilde ve su yolunu en nihayetinde bulmuştu. Ancak su yolunu ararken elbetteki bazı şeyleri yakıp yıkmıştı ve bu unutulmuyordu, unutulmayacaktı. Acıttı. Haliyle…
“Bir konuşma başlatmak, iletişim kurmak amaçlı bana ulaşmadığını” ifade ediyordu son satırlarında bu yorumun.
Ona bir cevap yazabilmeyi çok istedim aslında. Hatta onun bu ifadesini hiçe sayarak yazacaktım da o cevabı, anonim bir e-posta adresi kullanmış olsa dahi, belki bir şekilde ulaşır diye. Ama en nihayetinde kendime hâkim oldum. Ona söylemek istediğim çok ama çok şey vardı, bir yandan da hiçbir şey yoktu.
Bugün karşıma çıksa sanırım yine aynı şey olur. Hem söyleyecek çok şeyim olur hem de hiçbir şeyim olmaz, ne diyeceğimi bilemem.
O kadar ki bu hikâyenin sonunu nasıl toparlayıp bir sonuca bağlayacağımı da bilmiyorum şu anda…
Yıllar geçiyor… Şimdiye kızı kendi boyunu aşmıştır, belki başka çocukları da olmuştur, kim bilir? Belki İstanbul’a dönmüştür belki taşındığı şehirdeki hayatından tamamen mutludur.
Böyle böyle şeyler işte… Umarım iyidir, umarım mutlu ve huzurlu olmaya devam ediyordur. Umarım hayat güzel yüzünü her zaman kendisine göstermeye devam eder.
Ben?
Ben, mücadelelerime devam ediyorum. Yıkılmadım ama ayakta da değilim sanırım. Görse üzülür müydü, bilmiyorum.
Bir de, artık gerçekten melek değilim. Hatta bunun hiçbir anlamı da yok zaten…
Yorumunuzu Yazın