Görkem Tekiner

Kişisel web sitem. Yazılarımı yayınlıyorum.


//

Windows’tan Fedora’ya Yolculuk

Kişisel bilgisayarları (PC) ilk olarak 90’lı yılların ortalarında tanıdım. Aslında, teknik olarak yani, ilk bilgisayarım bir Commodore 64 olsa da bunun eve alınış sebebi direkt ben değildim. Sadece babam o zamanlarda biraz öngörülü davranıp “devir değişiyor, ayak uydurmak lazım” diyerek almış onu ve pekala hiç kullanmamış. Benim ilk PC’m ise ‘98 – ‘99 yılları arasında bir dönemde alınmıştı ve işletim sistemi olarak Windows 98 yüklü olarak gelmişti.

Okulda tanıştığım ilk Windows işletim sistemi aslında Windows 95’ti ancak W95 ile W98 arasında görünürde devasa farklar olmadığından hatta aksine W98 özellikle “Active Desktop” gibi özellikleriyle çok daha güzel görünen bir sistem olduğundan kullanması hem rahat hem de keyifliydi.

26 Nisan 1999 tarihinde meşhur Çernobil Virüsü (CIH) tarafından bilgisayarımın tamamen kullanım dışı kalmasıyla, dial-up yöntemiyle bağlandığım internet sebebiyle evin telefonunun hem saatlerce “meşgul” kalmasıyla hem de gelen fantastik faturalarla, ICQ ile, mIRC ile özel olarak hatırladığım o dönemden berisine Microsoft ve Windows ürünleriyle haşır neşir durumdayım.

Ve açıkçası, Microsoft’tan da, Windows’tan da biraz bunaldım artık.

Windows Vista’yı bile seven biri olarak MS’e ilk sağlam sövdüğüm olay Windows 8 ile birlikte gelen “Metro UI” hamlesiydi. iOS ve Android işletim sistemli akıllı telefonların ve tabletlerin hayatımızı fiilen işgal ettiği dönemin bir meyvesi olan bu arayüz, o dönem insanlar arasında hakim olan “klavye – mouse artık bitti, yakında her şey dokunmatik olacak” şiarıyla ortaya konmuştu ve Windows Phone gibi ataklarla bir ekosistemin arayüzü olması planlanmıştı muhtemelen.

Bu arayüzün klavye – mouse ile kullanımı son derece zevksizken asıl saçmalık, bu arayüzün Windows Server 2012’ye de entegre edilmiş olmasıydı! Şaka gibi bir hamle olan bu duruma WS12’nin WS8R2’ye olan bazı üstünlükleri nedeniyle katlanmak zorunda kalmamız gerçekten sinir bozucuydu. Elbette ki Windows Server işletim sistemi ailesi taban olarak masaüstüne çıkarılan versiyonları baz aldığı için bu biraz kaçınılmazdı ancak A’dan Z’ye o kadar tepki gördü ki bu Metro UI, Microsoft fazla diretemedi ve Windows 10 ile bundan vazgeçti.

Windows işletim sistemlerinin yapısı ve mantığı da aslında tam olarak bu dönemde değişmeye başladı. W8 ve Metro UI bir denemeydi ancak aynı zamanda daha farklı bir şeyin de başlagıcıydı aslında: Bir servis olarak Windows.

Windows 7’ye kadar (W7’de dahil) Windows işletim sistemini satın alırdınız ve sizin olurdu. Eğer bir power user’sanız mutlu mesut şekilde sisteminize hükmedebiliyor, anlamlı güvenlik çerçeveleri içerisinde pek çok değişikliği yaparak sisteminizi dilediğiniz gibi çalıştırabiliyordunuz. Hatta aslında Vista ile birlikte hayatımıza giren “UAC” ve imzalı sürücü kullanma zorunluluğu biraz yine Vista’da ölçüsüz durumdaydı ve bu Windows 7 ile birlikte daha makul bir düzeye çekildi, “sweet spot” yakalandı.

Ancak W8 ile temelde bir şeylerin değişmekte olduğunun ilk sinyalleri geldi. Denemeler yapıldı, yollar çizildi ve W10 ile birlikte resmen teslim olduk Microsoft’a ve Windows 11 ile de esir düştük.

  • Telemetri gerçeği iyice girdi hayatımıza. Microsoft bilgisayarımızda yaptıklarımızı çeşitli seviyelerde izliyor ve bunu tam anlamıyla kapatmak sıradan bir kullanıcı için gerçekten zor. Dahası sistem kapatılan şeyleri doğru bulmayarak yeniden açma gibi bir eğilim de sergiliyor. Bu görünenden daha büyük bir problem çünkü Microsoft’un tam olarak hangi verileri topladığından emin olunamıyor. Yani Microsoft’un “biz şu, şu ve şu veriyi topluyoruz” beyanıyla gerçekten toplanan verilerin (bağımsız araştırmacıların keşfiyle ortaya çıkan) birbirini tutmadığı biliniyor. O kadar ki Avrupa’da bu durum hukuki bir mesele halini aldı ve bilinen kadarıyla Microsoft bazı değişiklikler yapmak zorunda kaldı ancak bu sorun ne kadar çözüldü, hala daha bilinmiyor.
  • Bir virüs koruma yazılımı kullanma zorunluluğu doğdu. Yani ya sistemle gelen Windows Defender’ı kullanacaksınız –ki iyidir aslında ama konu bu değil– ya da üçüncü parti bir virüs koruma yazılımı yükleyeceksiniz. Arası yok. Windows Defender kendi başına (normal yollarla) tam anlamıyla devre dışı bırakılamıyor ve sürekli kendini açık konuma getirme eğiliminde. Tabi bunun en önemli nedeni “Tamper Protection” adı verilen, sistemin kritik bileşenlerinin değiştirilmesi engelleyen bir sistemin Windows Defender içine entegre edilmiş olması ve bu sistem, kendi ana yapısını da koruyor. Windows ortamında bir virüs koruma yazılımı kullanmak mesele olmasa da çok kıt kaynaklara sahip olan cihazlarda bu gerçekten can sıkan bir durum halini alıyor. Ayrıca bu Tamper Protection, power user’ların yapmak istediği bir çoğu şeyi de engelliyor.
  • Ben bu güncellemeyi almak istemiyorum” demek gibi bir seçeneğiniz artık yok. İnternete bağlıysanız o güncellemeyi er ya da geç alacaksınız. Bunu da normal bir kullanıcının tamamen kapatabilmesi biraz mesele.
  • Yakın zamanda lokal kullanıcı hesabı kullanma seçeği görünürden tamamen kaldırıldı. Sıfırdan bir Windows 11 kurduğunuzda artık görünürdeki tek seçeneğiniz Microsoft hesabınızla cihazınızı kullanmak oldu.

Böyle uzayıp gidiyor liste… Yani artık siz Windows’un sahibi de değilsiniz, kendi bilgisayarınızın gerçek yetkilisi de.

Tüm bunlar olurken genel kullanıcı deneyimi ne durumda diye bakarsak, orada da vaziyetler içler acısı.

  • W11 ile getirilen yeni arayüz, hala daha tamamlanamadı. Yaklaşık olarak 4,5 yıldır bu arayüzü kullanıyoruz ancak hala daha onlarca eksiği ve hatası var. Arayüz kapsamında değiştirilen Context Menu (sağ klik ile açılan pop-up menü yani) hala daha eksik ve bozuk.
  • Buna rağmen 40 yıllık Notepad’in içerisine Copilot entegre ettiler. Evet. Yani bu o kadar tepki topladı ki tam olarak bugünlerde bu entegrasyonu geri çekmiş olmalılar.
  • Önceki Windows sürümlerinde bulunan pek çok görsel – işlevsel özellik (mesela başlat çubuğunu ekranın istenen köşesine konumlandırma) ya sonradan eklendi ya da hala daha yok.

Gibi, gibi, gibi…

Tüm bunları toplayınca, sizi bilmiyorum ancak ben 4,5 yıldır “yarım – eksik bir işletim sistemi” kullanıyormuş gibi hissediyorum. Bir türlü tamamlanamayan bir şantiye sahası sanki W11 –ki biz Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak bu manzarayı iyi biliriz– ve bu da beni yıllardır yapmaya hiç gerek görmediğim bir eyleme sürükledi:

Ana işletim sistemimi bir Linux dağıtımına çevirmek ve Windows’u artık sadece mecburi şeyler için kullanmak üzere ikinci plana atmak.

Linux, 2026 itibariyle 35. yılını kutlayan bir olgu. “Olgu” tanımlamasına dikkatinizi çekmek isterim çünkü Linux bir işletim sistemi değil, bir işletim sistemi çekirdeğidir ve özellikle “bir şeyler bildiğini zannedip hiçbir şey bilmeyenler”in hakkında inanılmaz yanlış fikirleri olduğu bir olgudur (bir başka yazının konusu olacak birşey bu).

Ben de bilgisayarları her açıdan seven biri olarak çok erken yaşlarda ve bugünkü imkanların hiç olmadığı bir dönemde tanıştım Linux olgusuyla ve kimi zaman mesafeli kimi zaman da yakın bir ilişkimiz oldu gerek kişisel gerek kurumsal açıdan.

Microsoft’un yıllar boyunca Windows’u “herkes ve her şey için tek bir işletim sistemi” mantığıyla ilerletmesi –ki çok takdir ettiğim bir hadisedir özünde– evinde yaptığı şeyler belli ve açıkçası “eve iş getirmek istemeyen” biri olarak beni işletim sistemi değişikliğinden alıkoyan bir husustu. Bir de tabi oyun meselesi var. Bugün bile hala daha pek çok oyun native olarak sadece Windows’a çıkar (MacOS’e bile çıkmaz). Bu da bilgisayarında oyun oynamayı önceleyen ben için önemli bir sorundu elbette.

Ancak, hemen üstte de belirttiğim gibi ben biraz yıldım, biraz sıkıldım, biraz bunaldım ve seçeceğim bir Linux dağıtımı nasıl birincil işletim sistemim haline getirebilirim fikri üzerine kafa patlatmaya başladım.

Görünürdeki en büyük sorun oyunlardı. Ancak sevgili Gabe Newell ve Valve, yani Steam, bu konuda gerçekten çağ açıp çağ kapatacak denli muazzam işler yaptılar CodeWeavers ve onlarca farklı gönüllü ile birlikte ve bize “Proton”u tam anlamıyla kazandırdılar. Dolayısıyla Proton olgunlaştığından berisine artık Linux tarafında oyun meselesi, mesele olmaktan büyük ölçüde çıktı. O kadar ki Steam size kütüphanenizdeki native Linux desteği sunan oyunları göstermeye tenezzül bile etmiyor.

Dikkat ettiyseniz “sorun olmaktan büyük ölçüde çıktı” dedim çünkü bu da bir realite ve bunun birden fazla sebebi var:

  • Her dağıtım, her şeyi yeterince iyi bir şekilde desteklemiyor. Birçoğu dağıtım özellikle Nvidia ekran kartlarının sürücüleriyle sorunlar yaşıyor. Gerek kurulumda gerekse de güncellemeler sonrasında. Bunun büyük ölçüde sebebinin Nvidia olduğunu da belirtmeliyim bu konuda.
  • Her oyunun motoru Proton katmanında iyi sonuçlar vermeyebiliyor. Özellikle Unity ya da Unreal Engine gibi genel maksatlı oyun motorları Proton katmanında çok iyi çalışabilse de X bir oyun için spesifik olarak üretilmiş bir oyun motorunun Proton katmanıyla iyi geçinip geçinemeyeceği bir soru işareti olarak kalıyor ortada.
  • Anti-Cheat, DRM ve özel launcher entegrasyonlu oyunlar da hala daha problematik kalmayı sürdürüyor. Denuvo entegre edilmiş oyunlar bazen aşırı derecede zorlanabiliyorlar Proton katmanında örneğin. Anti-Cheat sistemleri ise günümüzde büyük oranda işletim sisteminin çekirdeği seviyesinde bir derinlikte çalıştıklarından ve Windows ile Linux çekirdeği birbirine benzer şeyler olmadığından Proton katmanı bu süreçlerin emülasyonunda zorlanabiliyor.

Bunları çıkarınca ne kaldı geriye” dediğinizi duyar gibiyim ama, demeyin çünkü bunların herhangi bir sorun teşkil etmediği binlerce oyun var ve bunların ciddi bir kısmı da büyük bütçeli oyunlar. Dahası, eski hal göz önüne getirilince mevcut seviye bambaşka bir seviye.

Elbette Valve bunları babasının hayrına yapmadı. “Steam Deck” adındaki cihaz burada kilit noktada yer alıyor. Bu son derece gelişmiş el konsoluna özellikle de lisans açısından Windows işletim sistemi yerleştirmek hem mali açıdan cihazın fiyat etiketini artıracağından dolayı bir problemdi hem de yukarıda bahsettiğim üzere Windows’un gün geçtikçe şişmesi, şişmesi ve şişmesi, belli bir amaca yönelik bir cihaza hiç bir artı getirmeyecek, aksine kaynaklarından götürecekti. Bunları ve daha fazlasını Gabe Newell’in vaktiyle yaptığı açıklamalardan biliyoruz.

Dolayısıyla Steam Deck için SteamOS projesi doğdu ve Valve’in istediği her şeyi özgürce yapabileceği yegane ortam olan Linux dağıtımlarından Arch Linux dağıtımı bu proje için taban olarak seçildi. Hatta Arch Linux öncesindeki ilk iki majör SteamOS sürümünde işletim sistemi tabanı aslında Debian’dı ancak Debian’ın mantalitesi SteamOS’de Valve’in yapmak istedikleriyle uyuşmamış olacak ki Arch Linux gibi minimal ancak durmak bilmeksizin güncel kalmayı kendine şiar edinmiş bir dağıtım tercih ettiler.

Bu da bir diğer sorunu ve dolayısıyla çözümünü doğurdu: Steam Deck üzerinde çalışan işletim sistemi olan SteamOS bir Linux dağıtımı olacaksa, oyunlar nasıl çalışacaktı? İşte bu sorunun çözümü de Valve’in CodeWeavers ile birlikte 2018’den beridir geliştirmekte olduğu Proton katmanının ta kendisindeydi çünkü Proton bir uyumluluk katmanıydı ve yegane amacı Linux ortamlarında Windows oyunlarını, sistem kaynaklarının tamamını kullanarak sorunsuz bir şekilde çalıştırabilmekti. Bu Steam Deck hamlesine kadar tıngır mıngır ilerleyen Proton katmanı geliştirmesi, bu hamleyle oldukça ivme kazandı ve bugün (hala gidecek yolu olmasına karşın) harika bir yerde ve sözün başında dediğim gibi Linux tarafında oyun meselesini sorun olmaktan büyük ölçüde çıkardı.

Burada bir parantez açarak şuna da değinmek istiyorum: Linux dünyasına yapılan bu şekildeki büyük katkılar, bu dünyanın temeli olan özgür yazılım felsefesine çok ters noktalardan geliyor genelde. Valve gibi devasa bir şirketin Proton katkısı, Red Hat gibi IBM tarafından satın alınacak kadar değerlenmiş bir şirketin katkıları, Ubuntu’nun sahibi olan Canonical’ın katkıları ve teknik olarak en göz önünde olup en bilinmeyen Google’ın Android ile çalışırken yaptığı katkılar (evet, Android aslında Linux çekirdeği kullanan bir işletim sistemidir) gibi gibi… Bu firmaların varlığı ve amaçları aslında bu dünyaya tamamen ters olsa da iş gücü ve hedefe ulaşabilmek bağlamında elleri güçlü olduğundan bireysel geliştiricilerin çok uzun zamanlarda yapabileceği şeyleri çok kısa zamanda yapabiliyor oldukları bir gerçek ve topluluk eskisi kadar buna ses yükseltmiyor açıkçası.

Toparlarsak, oyun meselesi bu gelişmeler neticesinde benim için büyük oranda tamamdı ve Proton katmanıyla çalışamayan ya da düzgün çalışamayan oyunlar için hala daha Windows’a geçebilecek olmak da makul bir seçenekti.

Bir diğer önemli mesele, donanım konfigürasyonumla uyumlu çalışabilecek bir dağıtım bulmaktı. Ben secure boot’u açık tutar, Nvidia RTX ekran kartı tercih eder ve bir çok disk kullanırım örneğin ev bilgisayarımda ve “Windows’a geçecekken secure boot’u aç, Linux’a geçecekken secure boot’u kapat” tarzı bir amele yaklaşımı kesinlikle “hadi neyse” diyebileceğim bir şey değil. Oyun konusuna ufak bir geri dönüş olacak bu ama belirtmem lazım: günümüzde giderek yaygınlaşan bir şekilde bazı oyunların anti-cheat sistemleri secure boot’un açık olmasını şart koşmaya başladı ve muhtemelen bu giderek artacak. Dolayısıyla zaten oldukça dar bir pazar payına sahip Linux dünyasında kullanıcıların tercih sebebi olacak secure boot ile çalışabilen dağıtım meselesi giderek. Örneğin System76 firmasının dağıtımı olan Pop!_OS, önyüklü olarak Nvidia sürücülerini ve ayarlarını entegre ettiği ISO imajlarıyla geliyor ancak tuhaftır secure boot ile çalışamıyor ve kullanıcılardan “eğer açıksa secure boot’u kapatmalarını” istiyor. Pop!_OS’teki Nvidia desteği bu durumla beraber bazı oyuncu kullanıcılar için anlamsız olacaktır yani.

Ev kullanımı senaryosunda uzun vadeli destek özelliği açıkçası çoğu zaman anlamlı değil. Dolayısıyla güncelleme mantığının nasıl olduğunun çok bir önemi yoktu. Sık sık da gelebilir, geç de gelebilirdi yani benim için.

Masaüstü ortamı önemliydi ama… Çok hakim olmayanlar için söyleyeyim: Linux dağıtımlarının bir çoğunda istediğiniz herhangi bir masaüstü ortamını kurup kullanabilirsiniz. Nedir masaüstü ortamı: Windows’ta mesela ekranda gördüğünüz ve bir bütünlükle çalışan her pencere ve başlat menüsü, vs. masaüstü ortamıdır. Linux dağıtımlarında bu olay Windows’taki gibi işlemez. Ekipler, şirketler masaüstü ortamları tasarlar ve işletim sistemini üreten ekipler ya da şirketler bunlardan seçtiklerini alıp işletim sistemlerini öyle dağıtırlar. Ancak bir çoğunda kullanıcı “ben bunu beğenmedim, şu daha iyi görünüyor ve daha çok özelleştirme sağlıyor” diyerek kendi zevkine uygun olan bir masaüstü ortamını kurabilir ya da dağıtımı direkt o masaüstü ortamıyla yapılan bir işletim sistemi seçebilir.

Ben bu noktada bir KDE sever olduğumu söyleyebilirim. GNOME çok uzun süre hayatımda yer etmiş olsa da son geldiği hali (eleştirmiyorum yanlış anlaşılmasın) bana göre değil. Ben arzu ettiğim anda her şeye erişebilmek isteyen bir kullanıcıyım ve GNOME’un anlayışı buna uygun değil pek. Her ne kadar masaüstü ortamlarında iki büyük isim bu olsa da Cinnamon, Mate, XFCE gibi gerçekten harika başka seçenekler de var tabi bir de.

Son olarak, ben bir “fork” kullanmak istemiyordum. Fork bir işletim sistemi kullanmak elbette kötü değil hatta bugün Linux dağıtımlarıyla yeni tanışan insanların ilk yönlendirildiği seçeneklerden biri olan “Linux Mint” de bir Ubuntu’nun bir fork’u mesela. Dahası Ubuntu da bir Debian fork’u! İlk etapta kafa karıştırıcı gelse de bu dünya ile biraz ilgilenmeye başladığınızda bunları çok rahat kavrıyorsunuz. Neyse, fork kullanmak kötü olmasa da ben kişisel olarak kaynağa yakın olmayı sevdiğimden bunu istemedim.

Tüm bu ön koşulların ışığında ise tercihim Fedora oldu. KDE Plasma versiyonu elbette, GNOME ile gelen Workstation versiyonu değil.

Fedora, Linux dünyasında biraz enteresan bir yere sahip. Yukarıda bahsettiğim üzere, IBM tarafından satın alınmış Red Hat’in aslında topluluk versiyonu aslında Fedora. Red Hat Enterprise Linux adı üzerinde doğrudan kurumsala hizmet veren, lisans anlaşmaları ücretli olan bir yapıyken Fedora’nın yüzü tamamen özgür ve ücretsiz olan Linux dünyasına dönük. Red Hat, Fedora projesini hem maddi ve manevi olarak destekliyor hem de Fedora’yı bir test ortamı olarak kullanıyor. Çünkü kurumsal dünya hata kabul etmez ve sunucular sürekli, hatasız bir şekilde çalışmak zorundadır.

Bir parantez de buraya açmam gerekiyor: Bilişim tartışmalarında, özellikle Windows – Linux tartışmalarında en sık kullanılan argümanlardan biri “dünyada neredeyse bütün sunucular Linux çalıştırıyor, n’aaaabeerr”dir. Ancak bu argümanda şu hep atlanır: Evet büyük oranda Linux çalıştırılır bu sunucularda ancak Red Hat Enterprise Linux gibi ya da Ubuntu Pro gibi sahipli, lisanslı ve ücretli dağıtımlar kullanılır çoğunlukla. Örneğin, devasa bir bankanın sunucularında yazılımsal bir arıza çıktığında gündüz kendi işini yapıp geceleri hobi olarak işletim sistemi geliştiren insanlardan yardım bekleyeceklerini düşünmezsiniz, değil mi?

Dolayısıyla Fedora bir “cutting edge” dağıtım olarak tanımlanıyor çünkü gelecekte RHEL’e eklenecek en yeni teknoloji desteğinin ve sistem özelliklerinin ilk görücüye çıktığı ve test edildiği işletim sistemi Fedora oluyor. 6 ayda bir ana sürüm çıkıyor, her bir ana sürümün sadece 13 ay desteği oluyor ve günlük güncellemelerle de bir çok şey değiştiriliyor.

Fedora’nın bu yönü sürekli stabil kalan bir sistem isteyenler için elbette çok da hoş değil. Fedora gibi dağıtımların tümü neredeyse her gün irili ufaklı güncellemeler alır ve bunların bir çoğunda da yeniden başlatma ister. Windows Update’e diz çöker tövbe istersiniz yani. Bununla beraber, en yeni teknoloji desteği ve sistem özelliklerini birinci elden deneyimlemek de harika olabilir, ki beni Fedora’ya bağlayan şeylerden biri de bu. Arada bir şeyler ters giderse de oturur çözerim pratik olur diye yaklaşıyorum.

Devam edersek, masaüstü ortamı bağlamında KDE sever olduğumu zaten söylemiştim ve güzel olan şu ki bir kaç sene önce KDE Plasma masaüstü ortamı Fedora için bir “spin” olmaktan çıkıp Fedora Workstation ile birlikte eşit önem seviyesine yükseltildi. Bu gelişmede KDE’nin Fedora projesine yaptığı büyük katkıların da elbette etkisi yadsınamaz. “Spin” hali de kötü değildi bu arada ancak direkt proje tarafından en üst seviyede desteklenmesini olumlu buluyorum KDE Plasma’nın.

Fedora’nın cutting edge bir dağıtım oluşunun getirdiği artılardan biri olarak yüksek güncel donanım uyumluluğu ve secure boot desteği olması da benim aradığım şeylerle tam olarak örtüşüyordu. İster aynı disk üzerinde paylaşımlı olarak isterseniz iki ayrı diskte bireysel olarak bilgisayarınızda secure boot’tan mahrum kalmadan hem Fedora’yı hem de Windows’u çalıştırabiliyorsunuz ki ben tam olarak böyle yapıyorum.

Ha keza kendisinin kaynak bir dağıtım oluşu ayrıca son derece güçlü ekstra uygulama depoları olması (RPM Fusion), Flatpak mantığına tam destek vermesi gibi harika artıları da var.

Toparlarsak, Fedora’yı birincil işletim sistemim olması için kurup konfigüre ettim ve toplamda ortaya çıkan sonuçtan büyük oranda memnun olduğumu söyleyebilirim. Ancak bu sürece dair söyleyeceklerim olacak elbette:

Linux dünyasında çok uzun bir süre ağırlıklı olarak “grafik arayüze gerek yok, terminal kullanmayı öğrenin” gibi bir görüş hakimdi. Bu görüş bugün hala daha belli ölçülerde hakim olsa da artık bir şeyler eskisi gibi değil. Yetişip gelmekte olan nesiller bazı konularda –bence haklı olarak– son derece talepkar davranıyor ve bunun sonuçlarını da biraz biraz görüyoruz. Fakat hala daha bir şeyleri, özellikle küçük bir şeyleri halledebilmek için terminal kullanmanız ve bundan da korkmamanız gerekiyor Linux tarafında. Bu bir gerçek. Ve ben standart bir kullanıcının, diğer alternatiflerin varlığı da düşünüldüğünde buna ikna edilemeyeceğini savunuyorum hala daha.

Dünya değişiyor… Toplumların ve bireylerin alışkanlıkları değişiyor. Artık her şey çok hızlı tüketiliyor ve tüketilen şeyin yerinin doldurulabilmesi için çok hızlı hareket edilmesi gerekiyor. Dikey öğrenme eğrileri, bu eğilime biraz ters bir noktada artık. Tarihin her döneminde olduğu gibi genel eğilimlerin dışına çıkacak insanlar olacaktır ancak bunlar ya istisna ya da bir avuç olarak kalacaklardır, yine ve yeniden. Yani böyle bir ortamda sahibi olduğu bilgisayarı olabilecek en verimli şekilde çalıştırabilmek isteyen bir insana “terminal öğrenmelisin” demek makul değil.

Öte yandan, Linux dünyasının kalabalıklara erişmek gibi bir amacı var mı? Sanmıyorum.

Konuya dönersek, Fedora’yı yapılandırma sürecinde karşıma çıkan zorlukların en büyüğü secure boot’un aktif olduğu bir sistemde Nvidia’nın sürücüsünü kurmaktı. Bu konuda adım adım yazılmış harika kaynaklar var ve daha önemlisi Fedora’nın kendisi de bu sürecin olabilecek en az problemle en başarılı şekilde yürümesi için gereken her şeyi yapmış. Size adımları takip etmek kalıyor. Ama şunu bilmelisiniz: Uygulama mağazasından direkt tek tıkla yükle diyerek kuramıyorsunuz bu sürücüyü ve ek olarak kernel’e update geldiğinde (Fedora cutting edge’tir demiştik, update sık sık gelir yani) Nvidia sürücüsünün mevcut kernel’e göre tekrar derlendiğinden emin olarak hareket etmeniz gerekiyor. Bu derleme işini “akmod” adındaki Fedora ekosisteminden bir yazılım hallediyor otomatik olarak ancak zaman zaman aksaklıklar çıkabiliyor ve elinizi ayağınıza dolaştırabiliyor.

Bundan hariç geri kalan şeyler küçük, muhtemelen bir çoğu kullanıcının önemsemeyeceği ancak benim bir şekilde önemsediğim şeylerin ayarlarıydı. Mesela ben çeviriler konusuna biraz takıntılı bir insan olduğumdan bir yazılımın çevirisi eksiksiz ve düzgün değilse, o yazılımı İngilizce dilinde kullanmayı yeğliyorum ve doğru söylemek gerekirse, Linux tarafında çeviri işleri benim arzu ettiğim mükemmellikte değil (ben bu konuda sıradışı bir örnek olduğumdan emek veren çevirmenlerin emeğine saygsızılık olarak algılanmasını hiç istemem bunu). Ben de Fedora’yı İngilizce olarak kullanıyorum ancak (Windows da dahil olmak üzere) bir işletim sistemini İngilizce’ye çevirirseniz zaman, para, tarih gibi formatların tümü de otomatik olarak o dile uygun olarak değişir. Yani bir anda saati 18.03 olarak değil de 6.03 PM olarak görmeye başlarsınız ki bu da kafa karışıklığına neden olabiliyor.

Ben de locale ayarlarından bunların hepsini ayarlayarak ülkemizde kullandığımız formatlara çevirdim ve her şey yoluna girdi. Ancak bilgisayarı yeniden başlattığımda gördüm ki login ekranında saat ve tarih formatı hala daha İngilizce’ye ayarlı.

Ayarlar bölümünde aradım taradım, yok, mevcut seçeneklerde her şey normal gözüküyor ve bu durumu çözecek bir ayar da gözüme çarpmıyor. El mahkum başladım aramaya ve öğrendim ki KDE’nin “login screen” olarak kullandığı yapı (SDDM) için mevcut sistem dilinden farklı locale ayarlarından ayrı olarak ayarları belirtmek gerekiyormuş. Bu ayarı yapınca, sorun düzeldi ancak bu ayarın yapılabildiği bir menü falan yok. Bir konfigürasyon dosyası var ve oraya hangi ayarı istiyorsanız ayrı ayrı (zaman, tarih, dil, vs.) yazıyorsunuz.

Şimdi bu bir süreç. Sorunu sapta, çözmeye çalış, olmayınca sorunu ara, olası çözümleri tek tek denemeye başla, bu çözümleri denerken bir şeyler yanlış giderse onu düzelt, vs… Ve tekrar söyleyeceğim gibi, standart bir kullanıcı bunlarla uğraşmaz dahası uğraşmak istemez. Elde edeceği sonuç her ne olursa olsun.

Sonuç demişken, evet bu konfigürasyon sürecinin sonunda gayet ideal ve stabil bir işletim sistemine kavuştum. Şimdi sıra alışkanlıkları değiştirmekte ve bu da benim için ayrı bir süreç olsa da çok zorlu geçmiyor çünkü tarayıcı seçimi hariç günlük kullanım bağlamında bir alışkanlık sorunu yaşamadım. Tarayıcı seçiminde ise durum şöyle cereyan etti:

Firefox, Linux’un neredeyse ayrılmaz bir parçasıdır. Özgür yazılım noktasında görüşleri ortaktır ve dahası birbirlerinden başka kimseleri kalmadı zaten günümüzde. Firefox’un Chromium tabanlı tarayıcılar dışında (ve Apple ekosistemine özel Safari dışında) tek kendine has motoru olan tarayıcı olarak kaldığını biliyor muydunuz? Opera gibi yıllarca kendi motoruyla ön plana çıkmış tarayıcılar bile zaman içerisinde Chromium altyapısına geçtiler ve gerçekten, ortalıkta farklı bir tarayıcı kalmadı Firefox dışında.

Firefox, uzun yıllara dayanan varlığı süresince zaman zaman memory leak gibi sorunlarla gündeme gelse de belli bir performansı sağlamayı her zaman başardı. Şu anda her anlamda Chromium tabanlı tarayıcılardan biraz daha geride kalıyor gibi görünüyor ancak bu da, bilhassa kaynakları yüksek olan bilgisayarlarda göze batan bir durum değil. Ama bir şey var ki işi fena bozuyor: Artık pek çok web sitesi Firefox’un motoru gözetilerek optimize edilmiyor ve bu da bu siteleri Firefox ile tararken sorunlar yaşamanıza neden oluyor.

Mesela Google’ın siteleri. Google bunu kesinlikle kabul etmez ama bilinir ki Google sitelerine Firefox ile giriş yaptığınız çeşit çeşit tuhaflıklar yaşarsınız. Bir türlü “tam olması” gerektiği gibi çalışmaz o siteler. Mesela Google Drive’a girersiniz, bir dosyanızı seçersiniz ve indirmek istersiniz ancak indirme bağlantısının olduğu menü hiç gelmez ne hikmetse.

Hadi Google’ınki biraz rekabetten ancak Firefox’un pazar payının giderek düşmesi pek çok siteyi artık bu klasmana soktu ne yazık ki. Yani şu zamanda ana tarayıcı olarak kullanmasanız bile elinizin altında güvendiğiniz bir Chromium tabanlı tarayıcı olmak durumunda, çare yok.

Ben Windows tarafında uzundur Edge kullanıyorum ve şaşırtıcı derecede çok başarılı buluyorum Edge’i her anlamda. Çok stabil, çok performanslı, harika yani. Ha keza Android’de de oldukça iyi çalışıyordu ve eşitleme vesilesiyle oradan oraya oradan oraya geçiş çok rahat oluyordu.

Fedora’da da bunu denemek istedim çünkü Edge resmi olarak baya bir platform için dağıtılıyor ancak performansı Windows ya da Android tarafndaki gibi değildi kesinlikle. Dahası, bir kaç günlük deneme sürecimde bir güncellemeye denk geldim ve gördüm ki depoya yüklenen güncellemenin yükleme script’inde bildiğiniz kod hatası yapılmış ve bir satırın bir sütununda } yerine ) sembolü kullanılmış. Bu da güncellemeyi mahvetti tamamen. Yeniden de kurulmadı, dahası kaldırılmadı da. Zorla kaldırma yoluna gitmek zorunda kaldım.

Google Chrome’a yıllardır elimi sürmüyorum. Buna devam etmekte de kararlıyım. Opera da el değiştirdikten sonra bana hep biraz “şüpheli” gelmiştir. Lüzum yok.

Brave ve Vivaldi kaldı geriye. Vivaldi aslında eski Opera geliştiricilerinin girişimi olduğundan ve o eski “her şeyi yapan Opera”nın ruhani devamı olduğundan kullanmaya çok sıcak baktığım bir şey olsa da Android tarafında eklenti desteği sunmaması, sadece yerleşik reklam engelleyicisi sunması ve bu engelleyicinin de kaldırdığı reklamlardan arta kalan boşlukları silmemesi ve buna bir seçenek de sunmaması nedeniyle kendisini kullanamıyorum.

Haliyle son kalan Brave oluyor. Brave iyi bir proje, kendi masraflarını tarayıcıya koydukları Web3 zımbırtılarından çıkarmaya çalışıyor ancak bunlar da beni felaket derecede şüphelendiren şeyler. Gerçekten bunları istemiyorum. Neyse ki bu fikrimde yalnız olmadığımı bir sürü “Brave Debloater” projesi bularak gördüm. Brave’in istemediğiniz fazlalıklarını tamamen budayıp tertemiz bir hale getirebiliyorsunuz, iyi de oluyor. Başarım anlamında gerek Fedora’da gerek Windows’ta çok mükemmel değil bana göre. Hatta biraz da şaşırdım aslında bazı performans sorunlarına karşı bu kadar çok tercih ediliyor olmasına. Bellek yönetimi noktasında zaman zaman saçmalıyor gerçekten. Ama işimi görüyor. Windows ve Android tarafını da Brave’e geçirip senkronizasyon zincirini de kurup tarayıcı meselesini, şimdilik, bir çözüme bağladım.

Elbette genel olarak daha bu alışma süreci devam edecek çünkü bu uzun yazının ta en başında söylediğim gibi Windows ile 25 yıldan fazla bir haşır neşirliğim var ve bir anda radikal bir değişikliğe gitmek kolay değil. Ancak görünen kadarıyla bu süreç başarıyla sonuçlanacak gibi. Linux eskisi kadar uğraştırıcı değil, son kullanıcının konforunu eskiye oranla çok daha fazla düşünüyor ve hala daha (gerekli ayarlamalar yapıldığında elbette) stabil bir şekilde kalabiliyor ve en önemlisi: Özgür!

Sağımızın solumuzun servis halini aldığı ve doğru dürüst hiçbir şeyin sahibi olamadığımız bu dönemde bu özgür oluş, sembolik olsa bile önemli bence. Tamamen kaybetmeden önce, kıymetini iyice anlayarak sahip çıkmamız gerek.


Yorumunuzu Yazın